1912 yılının 15 Nisan gecesi Atlas Okyanusu’nda batan Titanic, insanlık tarihine yalnızca büyük bir denizcilik faciası olarak değil, modern haberleşme disiplininin doğum anı olarak da kazındı. Bugün afet haberleşmesi, çağrı protokolleri, nöbet sistemi ve frekans disiplini gibi kavramlar varsa, bunun temelinde Titanic’in gönderdiği ve kimi zaman gönderemediği mesajlar vardır.
Bu yazı, “telsiz vardı ama neden işe yaramadı?” sorusunun peşinden gidiyor.
Titanic’te Telsiz Vardı, Ama Disiplin Yoktu
Titanic, döneminin en gelişmiş Marconi kablosuz telgraf sistemi ile donatılmıştı. İki telsiz operatörü bulunuyordu ve cihaz teknik olarak çalışıyordu. Yani sorun donanım eksikliği değil, tamamen işletim ve disiplin eksikliğiydi.
O dönemde telsiz:
- Bir güvenlik sistemi değil
- Bir ticari hizmet olarak görülüyordu
Yolcuların karaya mesaj göndermesi, operatörlerin önceliğiydi. Buz uyarıları ise “ikinci sırada” kalabiliyordu.
Buz Uyarıları Duyuldu Ama Ciddiye Alınmadı
Titanic, batmadan önce en az altı farklı gemiden buzdağı uyarısı aldı. Bunların bazıları telsizle, bazıları optik sinyallerle iletildi.
Ancak:
- Ortak bir acil durum frekansı yoktu
- Uyarıların öncelik seviyesi tanımlı değildi
- Telsizciler 24 saat nöbet tutmuyordu
Hatta bir buz uyarısının, yoğun yolcu trafiği nedeniyle “meşgulüm” diyerek geçiştirildiği biliniyor.
Bugünün amatör telsizcisine son derece tanıdık gelen bir hata:
“Frekans dolu, sonra bakarız.”
CQD, SOS ve Standartların Yokluğu
Titanic batarken kullanılan çağrı işareti CQD idi. SOS, henüz yeni kabul edilmişti ve herkes tarafından benimsenmemişti. Operatörler iki çağrıyı da dönüşümlü kullandı.
Bu durum bize şunu gösteriyor:
- Acil durum çağrısı vardı
- Ama tek, net, tartışmasız bir standart yoktu
Bugün “tek çağrı, tek prosedür” yaklaşımı afet haberleşmesinin temelidir. Titanic gecesi ise herkes kendi bildiği yöntemi kullanıyordu.
Telsiz Sustuktan Sonra Gelen Farkındalık
Titanic’in batışı sonrası uluslararası kamuoyu ilk kez şu gerçekle yüzleşti:
Haberleşme varsa ama kural yoksa, o haberleşme güvenlik değildir.
Bu facianın ardından:
- 24 saat telsiz nöbeti zorunlu hale getirildi
- Uluslararası acil durum frekansları tanımlandı
- Telsiz operatörlüğü bir meslek disiplini haline geldi
- Donanımdan çok prosedürün hayati olduğu kabul edildi
Bugün amatör telsizcilikte gördüğümüz:
- Net çağrı formatları
- Acil trafik önceliği
- Sessizlik çağrıları
- Net-control (kontrol istasyonu) kavramı
hepsi bu facianın doğrudan mirasıdır.
Afet Haberleşmesi: Titanic’ten Alınmayan Dersler
Aradan geçen bir asra rağmen, afetlerde hâlâ benzer sorunları yaşıyoruz:
- Herkes konuşuyor, kimse dinlemiyor
- Frekanslar dolu ama bilgi akmıyor
- Yetki, görev ve öncelik belirsiz
Titanic bize şunu öğretmişti:
Haberleşme cihazı değil, haberleşme kültürü hayat kurtarır.
Bugün PMR, VHF, UHF, HF ya da dijital mod fark etmez. Disiplin yoksa, teknoloji yalnızca gürültü üretir.
Sonuç: Telsizciliğin Miladı Bir Zafer Değil, Bir Uyarıdır
Titanic, telsiz teknolojisinin gücünü değil, sorumsuz kullanımının bedelini gösterdi. Modern haberleşme disiplini bir laboratuvarda değil, soğuk bir okyanusta yazıldı.
Bu yüzden her acil çağrıda, her “frekansı boşaltın” uyarısında, her nöbet listesinde Titanic’in hayaleti vardır.
Ve her telsizci şu soruyu kendine sormalıdır:
“Elimde cihaz var, peki ya disiplinim?”
TA4JEO - Haberleşme disiplini ve Titanic ile bağlantısı üzerine..


0 Yorumlar